Pazartesi, Nisan 8

ayrılık sonrası


Ben, önce oturdum, derin nefesler aldım. O andan itibaren sık sık kendime sakın nefes almayı unutma ece diyorum. Çişini kaçıran çocuklar gibi, olur olmadık yerlerde gözyaşımı kaçırıyorum. Hemen derin nefes alıp, makyajımı düzeltircesine narin bi hareketle birkaç damlacığı yok ediyorum. Burnum kızarıyor, sorun etmiyorum. O kadarını bilmeye hakları var insanların.

O andan beri, bu konuyu konuşmak için insanlar arıyor. Biraz beni ellemeyin, o gün geldiğinde tek tek hepinizin omzunda ağlarım gerekirse dedim. Şimdilik ben beynimi susturmak için inanılmaz çabalar harcarken, lütfen kimse anmasın adını. Anmıyorlar.

El Pajaro’ya açtım gözlerimi. Zihnimde çalıyor. Odaklanamıyorum, ki belki böylesi daha iyi. Manipule ediyorum beynimi, madem başka şeylere odaklanamıyorsun, buna da odaklanamayacaksın! İlk başta anlamıyor insan diyorlar, ben ilk ayrılığımın ilk gününü, ilk haftasını, ilk ayını iliklerime kadar yaşamış biri olarak kendime şaşırıyorum. Ataklar yokluyor. Kalabalıklara girmeye zorluyorum kendimi. Tek başıma da olsa, okulun en kalabalık kafesine geçip oturuyorum. Çay üzerine çay içiyorum mesela. Şimdilik yemek yiyemiyorum. Yaşadığım oncasını hazmedemedim henüz. Midem bulanıyor. Ellerim karıncalanıyor. Biliyorum ki, bir gün canım tekrardan Adana kebap isteyebilecek kadar elim, ayaklarım ve midem sakinleşecek. Ne zaman tam porsiyon bir Adana yiyebilirsem, o yemek bana “bak, toparlanıyorsun” diyecek. Belki,  üzerine çay-sigara da yaparım. Elbette, günü gelince.

El pajaro, insan nası hissediyorsa kulağa öyle gelen bir şarkı bu. Kendisi, bir çeşit uyanış şarkısı olup, sağı solu sana göre değişiyor, kaypak bi şarkı, evet. Fakat, etrafı toparlarken de, bu şarkı çalacak zihnimde.
Nasıl hissettiğimden de bahsedeyim. Bi çeşit uzun sürmüş sukünet nöbeti gibi.. Bir başka çeşit tepkisizlik gibi. Çarşı’nın kapısının önüne oturmuştum. Takribi 40 dakika öylece oturmuşum. Sağ bacağımı sol bacağımın üzerine atmışım, uyuşmuş. Öyle bir eylemsizlik ki, onu bile değiştirememek. Öyle düşün. Bazen tüm ağırlığıyla bin ton yük gelip, kalbime falan değil yüreğimin orta yerine bırakıyor kendini, ben o sırada muhteşem bir espriyi kaçırıyorum. Aklım başka yerde değil, ona keza aklımın bir yere aidiyetinden bahsetmek, ne mümkün.
Sorgulamamak uğruna kendimi olur olmaz bir şeylere adıyorum, ortalama bir süre zarfı nihayetinde, aptallıkla suçlarken buluyorum. Ayrılık zor değil, zor tabi ama inan ki “o kadar” zor değil. Enayilik zor, aptal yerine konduğunu hissetmek zor, bunlarla öfkelenmeden baş etmek zor. O da çözülsün, bu da düzelsin, şu da hallolsun, askerlik de aradan çıksın derken, onca sıkıntıdan sonra kurduğu ilk düzende, gözden çıkarılmak zor. Adaletsiz bi tutum. İyiyim diyorum, üzerime gelmeyin.

Kontrollüyüm, henüz kontrolümü kaybetmedim. Başka konuşmaları dinliyorum. Başkalarına bakıyorum. “Aşkım bak burada kaçmayan çorap satılıyormuş” dedi mesela kızın bir tanesi, bir kahkaha patlattı pür neşe. Bir çorap hikayesi var, belli. İnsan ne hikayeler biriktiriyor, nelere ağlayıp nelere gülebiliyor, şaşarsın.
Bir başka arkadaşım, kendi hayatından bahsederek, insanları vazgeçilmez görmenin, onu hayatının olmazsa yaşayamam odalarına yerleştirmenin ne denli tehlikeli bi rahatsızlık olduğundan, bundan büyüüük dersler çıkardığından bahsediyordu o sırada. Anlatacak mecalim yoktu. Ben buna katılmıyorum. Bu bir adak değil, adayış biçimi de değil. Hayatına güvenini boşa çıkaran insanların girmiş olması, güvenilecek olan geldiğinde, onu bu duyguyu sakınmakla cezalandırmak bana makul gözükmüyor. Şimdiye kadar yaptığım hatalar, bundan sonra hata yapacağımın teminatı olmamalı. Ne kadar mümkün olduğu tartışılır, nitekim benim tartışacak da halim yok pek. Yorum yapmadım.

Olgun davranmaya çalışıyorum. Bir kere küçük kardeşim duş alsın diye, tüpü değiştirmek istemişti babam, teyzemdeyken. Tüp eski tipmiş, kapağını çıkartınca olanca basıncıyla zıplamaya başlamış. Benim gördüğüm sahnede annem çığlıklar atıyor, babamsa bütün gücüyle gazın çıkışını ve tüpün zıplamasını önlemeye çalışıyor, korkunç çabalar sarfediyordu. Sonrasını anlatmayayım. Zihnimi ve ağzımda atan yüreğimi o tüpe benzetiyor, olanca gücümle bastırıyorum, şimdilik. Bırak kendini, dibini gör ve yukarıya sıçra diyenlere de kulak asmıyorum. Ben onu yaşadım. Dip, çok uzakta da olsa, o zaman görüyordum. Bir dibin varlığından kuşkum yoktu. Şimdi aşağıya bakınca sonsuzlukta sanki . Ne ucu gözüküyor, ne hududu. Türevini alsan onu bile alamazsın, o denli. Ortalamalarda seyretmeye çalışıyorum. Sapmıyorum. Başka türlüsünü gözüm almıyor.
Bazen burnumun direği sızlıyor. Ama çok sızlıyor. Sızım sızım sızlıyor. Bunu mental bi söylem olmaktan ziyade, fiziksel olarak yaşıyorum. Kalbim ağrıyor. Gözlerim kızarıyor baskıdan, zorlamaktan. Ağırlaşıyorum. Çektiğim fiziksel acıyı öylece bırakıyorum, acısın. Geçsin diye bekliyorum. Bugün yarın değilse bile geçsin.

Annem, canımı acıttı diye vursun sandalyelere, sehpalara..

Ece.






mírenme, a la vida vuelvo ya
bakın, hayata dönüyorum artık,

la la la

pajarillo, tú me despertaste
küçük kuş, uyandırmıştın beni

enséñame a vivir
öğret bana yaşamayı

en un abismo yo te esperé
bekledim seni dipsiz bir kuyuda

con el abismo yo me enamoré
dipsiz kuyuya aşık oldum

pájaro, me despertaste
kuş, uyandırdın beni

pájaro, no sé porqué
kuş,bilmiyorum ki neden

mírenme, a la vida vuelvo ya
bakın, hayata dönüyorum

la la la

pajarillo, tú me condenaste
küçük kuş, mahkum ettin beni

a un amor sin final
sonsuz bir aşka

en un abismo yo te esperé
bir dipsiz kuyuda bekledim seni

con el abismo yo me enamoré
dipsiz kuyuya aşık oldum

pájaro, me despertaste
kuş, uyandırmıştın beni

pájaro, no sé porqué
kuş, bilmem ki neden

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder